
Bizler devleti sevmeyiz. Çünkü devletler adam öldürür. Bunu bilmek için Sinan Çetin’in okuduğu kitapları okumaya gerek yok. Ama biz de okuruz bir şeyler. Sinan Çetin’in de bir zamanlar muhakkak okumaya kalkıştığı şeyleri okuruz... Ece Ayhan okuduklarımızın başında gelir:
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında /bir teneffüs daha yaşasaydı /tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür /devlet dersinde öldürülmüştür.
Sinan Çetin’in “en-güzel-çay-doğuş-çay” ve “beşinci-katta-bahçe-olur-mu-yaptım-olacak” reklamlarını saymazsak, uzun bir ara verdikten sonra çektiği sinema filmi Kağıt, devlet dersinde öldürülmüş bir çocuğun hikayesi midir? Bunu anlamak için devleti, devleti anlamak için tabiatı anlamak lazım. Eşyanın tabiatını, filmin tabiatını ve yaptığı her işten her zaman daha ön planda olan, kendisini bir marka olarak pazarlamaya çalışırken çektiği reklam filmlerinden kliplere kadar her şeyle kocaman ellerini ve teklifsiz kahkahasını üzerimize salan, her devrin adamı Sinan Çetin’in tabiatını.
Sinan Çetin’in tabiatını iyimser bir yorumla bir kafa karışıklığı belirliyor: ‘Devletin tabiatını anlayamayan adam’. Kağıt üzerine verdiği röportajlardan birinde genç yönetmenlerden şikayet ederek "Yapımcılarla değil devlet memurlarıya görüşüyorlar ve devlet memurlarını kandırıp para alıyorlar." diyor Çetin. Ona göre sinemaya devletin burnunu sokması sektörün temel sorunu. "Onlara kağıtlar götürüyorlar, kağıtlar getiriyorlar. Böyle bir şeyin hayatla ilgisi yok, sinemayla ilgisi yok. Sinema, sinemacılar tarafından yapılır. Devletle alakası olan bir şey değildir. Devlet memurlarıyla hiçbir alakası yoktur. Nasıl, fırıncılar fırıncılarla, limoncular limoncularla, çelikçiler çelikçilerle çalışırsa sinemacıların da sinemacılarla çalışması lazım." Devletten ne anladığını anlamak zor oysa. Sözgelimi aynı söyleşide ucube kod adıyla gündeme oturan heykel tartışmaları için"Bir Başbakan da eleştirebilir. 'Bir başbakanın diğer insanlardan farkı yok' diyorsunuz, 'eşitiz' diyorsunuz. Başbakan da diğer insanlar gibi davrandığı zaman kızıyorsunuz. Haksızlık ediyorsunuz." diyor. Ama Sinan Bey her zamanki gibi sola çakıyorsa bu lafı, ‘eşitiz’ diyen biz değiliz, en kolay tanımıyla o eşitlik yok diye sokaklara ilk çıkanlarız biz. Nedense heykelleri sevmeyegelen bir siyasi hareketin başbakanının heykellere olan düşmanlığına ‘zeytinyağlı yiyemem aman’ demiş gibi yaklaşmayı naiflikle açıklayabilir miyiz? Bir başbakanın, bir Ankara belediye başkanının beğenmediği sanat eseri üzerindeki yaptırımlarından habersiz bir film yönetmeni devlete karşı bir film yapmaya çalışırsa ne olur?
Bir şey olmadı. Gişe yerlerde sürünüyor. Çetin’e dönelim: "Seyircinin ilgilenmemesinin suçlusu tabii ki biziz ama bir düşünce filmi olan Kağıt'ın entelektüel camiada hiç yankı bulmaması da ayrıca trajik bir sorun. Seyircinin ilgilenmemesini anlayışla karşılıyorum da esas kültürel ortam olan medyanın bir kültür filmiyle ilgilenmemesi de son derece trajik elbette." Nedir bu ilgisizliği trajik yapan? Filmin bir ‘düşünce filmi’ oluşu. Hangi düşüncenin filmidir Kağıt? "70 milyon insandan her birinin devlet bürokrasisiyle mutlaka bir kere başı belaya girmiştir. Kağıt filmi için öyle camlar, çerçeveler kırılmadı bunu biliyordum ama düşünsel anlamda bir yankı bulacağını umuyordum. Çok önemli bir mesele ve çok da iyi anlatılmış bir filmden bahsediyoruz. Bu filmin seyirciyle ilişki kurmamış olması normal fakat entelektüel zihinlerde bir yankı yaratmaması anormal."
Bizce de öyle. 1980’de çektiği Bir Günün Hikayesi’nden bu yana, yani otuz sene içinde bir uçtan bir uca savrulmuş birinin geçmişiyle hesaplaşmasının filmi söz konusu olan. İnsanın kendi köprülerini yakmasından ne güzel bir alev çıkar! Ama pek çok hesaplaşma gibi iç hesaplaşma diye başlayıp, bildik bir Nasreddin Hoca fıkrasıdır, içerisi karanlık olduğundan sağla solla hesaplaşmaya dönüyor bu da. Ve ucuz bir çamur atmaya, tatsız bir karamizaha ve yüzeysel bir propagandaya. Sinan Çetin’in beklediği entelektüel yankı olan bu yazı filmin içindeki entelektüel malzemenin yetersizliğinden ötürü yeterince entelektüel olamadı: Sinan Çetin Kafka okumuş, belki biraz Weber okumuş yahut okuyan birilerinden dinlemiş ve sebepsiz, zamansız, uzamsız bir bürokrasi makinesi kurmuş filmin orta yerine. En önemli kaynağı olan Rudolph Rummel’ı da açıkça alıntılamış: 20. yüzyılda devletler 268 milyon adam öldürdü. Amerika’nın yürüttüğü ‘terör mücadelesini’ ve Irak işgalini açıktan destekleyen Rummel’ın ömrü yetse 21. yüzyılın ölümlerini yazsa içi sızlar mı bilinmez... Hikayeyi özetleyelim: Emrah, takdirnameli gümrük memuru babası eczacı çıkacağını sanarken kalbi rejisör olma aşkıyla yanan romantik bir gençtir. Bir fabrikada geçtiğini ve işçi sınıfının uyanışını anlattığını eli İngiliz Anahtarlı ve açıkça kıt akıllı işçilerinden anladığımız filmini çekmek için babasının evi ipotekleyerek eczane açsın diye verdiği parayı kullanır. Anadolu sermayesi yapımcı nedense filmi dağıtıma sokmaya ve parayı trink vermeye hazırdır ama Ankara’nın kafkaesk koridorlarında örgü ören bürokrasinin yegane eli Müzeyyen Hanım sırf pisliğine izin vermediği için film gösterime giremez, takdirnameli gümrük memuru Mehdi Bey fışkıran kanı takdirnameye sıçrayacak şekilde intihar eder. Bu arada Müzeyyen Hanım sırf gençlere gıcık olduğu için Emrah ve arkadaşlarını hapse attırır. Emrah 12 Eylül’ü de içine alan hapis yıllarının ardından kusursuz bir intikam planıyla çıkagelir. Müzeyyen Hanım’ın memleketlisi çolak çaycı Muharrem kılığında hem onun güvenini kazanır hem de iyice söktüğü bürokrasinin dilini kullanarak onu Kafka patentli bir davaya sürükler. Ortada suç yoktur ama davanın kendisi Müzeyyen Hanım’ı hem işinden hem lojmanından etmeye yeter. Böylece Muharrem’in filmin sonunda Ankara Kalesi’nde dalgalanan al Türk bayrağına baktığını anladığımız depo-ev-işkencehane-bürokrasi müzesinde bir hesaplaşma başlar. Emrah Müzeyyen Hanım’a hayatının dersini verir. Onu önce hukuk kitaplarının ağırlığından destek alan bir düzenekte asmaya, sonra resmi kağıtların alevinde yakmaya kalkar, ama temiz çocuktur, yapamaz. Bütün temiz çocuklar gibi kendini yakar.
Müzeyyen Hanım’la Muharrem/Emrah’ın diyalogları Sinan Çetin’in sistematik olarak yaymakta olduğu fikrin kristalleşmiş halidir. En kristal halini ‘radikal’ gazetesi Radikal’de Eyüp Can alıntılamış, biz de ondan alıntılayalım: — Sabah kahvaltısında zeytin yemek yasaklansa ne olur? — Sabah kahvaltısında zeytin yemeyiz. — Hayır Müzeyyen Hanım yanlış cevap. Her yasak kendi isyancısını doğurur. Zeytinseverler bir örgüt kurarlar, üzerinde zeytin dallı amblemi olan bir bayrakları olur, ‘zeytine özgürlük marşı’ söylerler… Şimdi soruyorum size zeytinseverler isyan edip dağa çıksa onlar mı suçlu olur yoksa sabah kahvaltısında zeytin yemeyi yasaklayanlar mı?
Muharrem soruyor: Devlet insanın ne giydiğine, başına ne taktığına, hangi dili konuştuğuna karışır mı?
Bunlar ne güzel dertler Sinan Çetin. Bizce de karışmamalıdır. Ama karışır. Çünkü devlet egemen sınıfların çıkarlarını korumak için işleyen bir mekanizmadır. Aksini düşünmek saflık olur. Ve devlet yasaklarını bir Babil piyangosunda torbadan çekip çıkarmaz. Devlet kahvaltıda zeytin yemeği yasaklamaz o yüzden, ama Amerika’da mısır hasadı iyi çıkmışsa ‘artık sinemalarda pop-corn yenecek’ deyiverir. Ya da yakın arkadaşınız Eyüp Can’ın yazısına dönersek, Türkiye gibi Müslüman ülkelerde bir sabah yepyeni içki yasaklarına uyanırız, silah ruhsatının yaşı aşağıya çekilirken, içki yasaklarında gerçekten Kafkaesk yeniliklere hazır olmamız icab eder ve Eyüp Bey onları "düzenlemeye kimsenin itirazı yok yeter ki ‘yasakçı bir zihniyetle’ yapılmasın." diye lütfen bir endişeyle karşılar.
Sinan Çetin’in devleti tarihsizdir, dünü ve bugünü yoktur; nedensizdir, sanki bir anda içine doğduğumuz tuhaf bir aygıt gibidir. Bu devlet eleştirisinden öğrenecek bir şeyler var(dı). Ama biz zaten ortaokulda Kafka’nın kendisini okuduk ve öğrendik onları. Bunu üşenmeyip Türkiye’nin yakın tarihine uyarlamışsınız, sağolun zahmet olmuş. Yasalara körü körüne uyulması çok kötü bir şey, devleti insanın canından, aklından, kalbinden üstün sanmak yanlış bir şey. Bir şey söyleyeyim mi? Biz bunu da çok iyi biliyoruz. Öncelikle bir zamanlar marksizme ilgi duydugunuzu kabul edersek sizin de bildiğinizi varsayıyoruz, biz bunu zaten kurtuluşu ‘insani ilişkilerin insanlığa geri kazandırılmasında’ gören Marx’tan öğrendik. Mizahınıysa Orhan Kemal’in Murtaza’sında okuduk, o zaman zaten hem güldük hem düşündük. Artık yeni şeyler söylemek lazım değil mi cancağazım? Galiba ilk sorun şu: Sinan Çetin kendini harika çocuk sanıyor. Kötü haber: aslında değil.
Ama mesele bununla da bitmiyor: Sinan Çetin Kafka’nın devleti dünsüz, bugünsüz, tuhaf bir aygıt gibi gösteren edebi dehlizlerinde kaybolmuş ve onun Avrupa uygarlığının tarihselliğine yaptığı göndermeleri kaçırmış, ne aile kurumunu ne serbest piyasayı iyi adam diye ön plana çıkarmamasındansa hiç işkillenmemiş. Alman yazar Kurt Tucholsky’nin ‘satirist yaralı bir idealisttir’ diye bir sözü vardır. Kafka için doğru olabilir de Sinan Çetin neden iyi satirist değil? Açıklaması basit: Belli ki Sinan Çetin film aşkı uğruna evini ipotek ettiren, her şeyini kaybeden ve gene de özünde tertemiz kalan o yakışıklı idealist çocuk değil. Belki de hiç olmadı. Sinan Çetin’i kendisini göstermek istediği şekilde göremeyiz. Yaptıklarına bakalım: Emrah’ın aksine Sinan Çetin işini çok iyi yapıyor. Kültür Bakanlığı’ndan destek almıyor evet, ama Ali Ağaoğlu’ndan Ülker’e memleketteki reklam pastasının en kocaman dilimlerini avuçlayan bir şirketin bir tane uzun metraj çekiverecek diye genç sinemacıların sanat filmleri çekmesine destek olmayı amaçlayan bir fona saldırmadığına şükretmeyelim de ne yapalım? İktidarla arasını da açmıyor ama. Başbakan da timsah gözyaşlarıyla Erdal Eren’in adını ağzına alıp, sağcısı solcusu canlarımız gitti basitliğinde referandum propagandası için kullanmadı mı? Çetin devlet bürokrasisini, ordu vesayetini ancak sahip çıkmaktan çekinmediği o başbakanın yaptığı kadar eleştiriyor. Onu rahmetli dedem de yapardı... Mesele bugün iktidarda olanlara gelince başbakan da insan diyor. Devlet insanın küpesine, içkisine, sigarasına, eteğine, bekaretine karışır mı? Sinan Bey, gözünüzden kaçmış olacak, başbakanın hükümeti karışıyor. Bir dahaki filmi buna ayırsanız? Onu da otuz sene sonra mı yapacaksınız?
Bir Mayıs Marşı’nı bir mizah öğesi gibi kullanan bu adamın tabiatını anlamak için kendini nasıl gördüğüne kanmayalım da, arada verdiği ipuçlarını da kaçırmayalım. Emrah, işin komiği diyor, ben filmimi (Bir Gün Mutlaka’yı) yapsaydım, devletin daha da büyümesine yardım etmiş olacaktım. Emrah komünizmi devletin büyümesi sananlardanmış, iyi ki komünistliği bırakmış . Emrah’a dönersek, Bir Gün Mutlaka’yı değil ama aslında o zaman da kötü adamı işverenden önce sendikada arayan ve bir anlamda örgütlü mücadeleye kuşku yaratan Bir Günün Hikayesi’ni bitirseymiş bir iki toplumsal içerikli film daha yapıp, paranın başka yerde olduğuna uyanacak ve Bay E’ler Komser Şekspir’ler yapacak, bir ideolojinin propagandasını bırakıp başka bir ideolojinin askerliğine soyunacakmış. Sinan Çetin’inkilerden çok daha başarılı popüler Hollywood filmlerinden birinden alıntılarsak: şeytanın en büyük mucizesi var olmadığına inandırmasıymış. Kapitalist ideolojinin en büyük mucizesi de budur, bir ideoloji olmadığına inandırır. Oysa adını koyalım, karşımızdaki Sovyet Propaganda filmlerinin yüz sene önce kullandığı dilden daha sofistike olmayan bir dili kullanan bir propaganda filmidir.
Ucuz ve haksız propaganda yapan bir film. Uğur Mumcu, Hrant Dink, Metin Göktepe cinayetleriyle adeta bir faili meçhuller ayı olan uğursuz ocakta gösterime girmesinin ekmeğini yemeyi de çok iyi biliyor. Filmden sonra Musa Anter’den Malcolm X’e devletlerin öldürdükleri arka arkaya sıralanırken seyirciye bütün bu cinayetlerin öfkesi ve yası geçsin istenmiş, hadi tüm iyi niyetlerimizi toplayalım ve bunu böyle kabul edelim. Ama, ABD mahkemelerine komünist cadı-avında danışmanlık yapmışlığı da vardır, biricik kahramanı Ayn Rand’ın kitaplarını basmak için bir yayınevi kurmaya üşenmeyen Sinan Çetin’in, adları sevdiğimiz çiçek adları, sevdiklerimizin adları gibi apansız aklımıza gelen Rosenberg’lerin yasını tuttuğuna inanacak değiliz. Kullanmasınaysa gönlümüz razı gelmiyor. Devletlerin toplu katliamlarını, Halepçe’yi, Çin’i hatırlatmasına da memnun olalım, o zaman da ne yalan söyleyelim gözlerimiz 1915’te Anadolu’yu arıyor. Galiba bunun için de başbakanın onayını bekliyoruz.
Dünyanın her yerinde marksizm ve sol büyük krizler atlattı, büyük sınavlar verdi, büyük açmazlara girdi çıktı ve özeleştiriye hep ihtiyaç duydu. Bunun nedeni hem solun kendisinde hem de solun tarihsel düşmanlarının, egemen sınıfların ve onların iradesi olagelmiş devletlerin marifetlerinde aranmalı. Devletler en çok sola yürüyenleri öldürdü, öldürmeye devam ediyor. Solu hep başka krizler, hatalar ve özeleştiriler bekliyor, verilecek bir hesap var, doğrudur. Ama biz kendimiz, hala başkalarının acılarını kendi mutluluklarının önünde bir engel olarak görenler vereceğiz bu hesabı. Tüzüklerle çarpışarak büyüyen biziz. Biraz daha öğrenmiş, güçlenmiş, büyümüş olacağız her çarpışmadan sonra. Yine Ece Ayhan’ın dediği gibi: ...velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim. Sinan Çetin küçülüyor.
evrim kaya
Yeni Film dergisinin 22. sayısında yayınlanmıştır.